İletişim | Hakkımızda
ANHA

Aydınların  ‘uyumsuz’ olarak devreye girme zamanı gelmedi mi?

ANALİZ

UMUT ŞERZAN

Toplumsal kriz aralıklarının yaşamı var etmeye gittiği bir demdir bu. Sürü psikolojisinin gırla gittiği ve bir çobanının bile başında olmadığı bir sürü hali. Yol yakınken direnmenin, aksi halde tükenmenin merhaba demesi an meselesi.

Çok uluslu devletlerin yerine çok uluslu şirketlerin ikame edildiği ve iktidarın ‘yok’ yerinin kol gezindiği bir zaman aralığı içerisindeyiz. “Globalleşme” adı altında küresel sermayenin sınır tanımadan genişlediği ve her şeyin metalaştığı, hiçbir şeyin hanesine ha bire yeni çentiklerin atıldığı bir sistemle karşı karşıyayız. Öz olan ile yoz olanın tarihten bu yana verdiği mücadelenin, ayıplarının, kayıplarının çok kanlı ve acılı olarak ilerleyişi karşısında direnişin, mücadelenin de tüm estetizmi ile anlamlı duruşu sürüyor. Bu estetik fırça darbelerine belki de en ahlaki ve politik darbeleri vuracak öncü gücün, örgütlü halk realitesinin yanında, entelektüel ve aydınların çok işlevi olacak sanki, değil mi?

‘Bir yerde herkes birbirine benziyorsa; orada kimse yok demektir’ diyor Foucault.

İşte herkesin aynılaştığı bir demde ve yerde gidişata dur demesi gereken kesimdir aydın ve entelektüeller. Öncülük misyonunun layığıyla yerine getirilmesi için aydınlar bir araya gelerek akıl tutulmasından aydınlanmaya giden yolu açmalıdır.

Hali hazırda iktidar sistemlerine hizmet eden bilgi faşizmi ve pozitivist bilmelerin arasındaki köprüye hizmet eden aydınların attığı adımlar sürükleyicidir. Sistemlerin söylemlerinin gücü olan aydınlar doxa ile episteme arasındaki ayrımı toplumsal yapı içerisinde belirgin kılmak durumundadır. Zira kapitalist sistemin cinsiyetçi, despotik ve pozitivist bilgi ağı içerisinde toplumsallığın hakikat ile olan bağları sürekli inceltilerek koparılmak istenmiştir.

Bu ‘şuursuz’ kılma atılımı karşısında aydınların toplumsal hafızayı canlı tutma, belleği işleme sorumluluğu vardır. Etik ile bilgi arasındaki kopmaz bağı düşünürsek, aydın, bu bağa kopmaz düğümler atmalıdır.

Etikten koparılan bilginin savaş ve iktidar atlılarını dörtnala koşturmak için müthiş bir zemin olduğu aşikâr. Öznelerin nesneleştiği bir düzleme kapı aralayan ve kimliklerin belirsiz kılındığı zaman arifesinde köklerini yitirmiş ucubeler dolanıyor bu zeminde. Ermişlerden, bilgelerden, tanrıça kadınlardan bilgi despotlarına gidişin fotoğrafıdır bu. Birey, aydının da bu sistemin bir ucundan tuttuğu gidişat içerisinde özneleşmesi için iktidara empoze olmaktan ‘uyum’ sağlamaktan başka çıkar yol bulamaz kendine. Aydın bu aşamada ‘uyumsuz’ olarak devreye girmeli. Muhalefet ve direniş rengini kuşanan aydınlar, iktidar söylemlerini alaşağı etmeye soyunmalıdır.

Entelektüel ve aydın olmak, yani ilim insanı olup toplumsal şekillenmeye öncülük etmek için kişisel kariyer ya da sübjektif bilim algısından sıyrılıp evrensel öz algıya hizmet etmeli. Öteki türlü entelektüel siyasi yanını yitirir; hatta yitirmekten öte tehlikeli bir silah elindeymişçesine katleder özü.

Bilimler arası aşırı parçalılık hali kişisel entelektüelin elinde bir testereye döner ve toplumsal yaşamı keser.

Eğer bilim hakikate götüren yollardan biri ise, o halde entelektüelin kariyer ve sektörel kaygılar taşıması ne kadar yakışık alır ve ne kadar bağdaşır hakikatle?

Uyur-gezerlerin revaçta olduğu bir evrende seyir halinde iken ve bir modaya dönüşmüş halde uyur-gezer, uyur-çizer ve uyur-yazarlar kol geziyorken sağda solda hem de.

Katliam zihniyetlerinin ve iktidar odaklarının nefesini hissederken ensemizde, bir şekilde uyumaya devam mı edeceğiz? Hatta bir çoğu gözleri açık uyurken ve bu durum kesinlikle bir gaflet hali iken, bu ölüm uykusundan uyandıracak olan entelektüeller tepkisiz mi kalmalı?

Oğuz Atay’ın ‘Neredesin sevgili insanlık! Bir kere daha elma diyoruz, çık artık” sözlerine binaen mevcut krizli kavşakta ‘elma’ diyorum ben de. Bakınız, yüreği ve vicdanı buz tutan aydın ölüm uykusunda gibidir. Ağır ağır daldığı uykuda ölme anındadır.

Bodrumlarda yakılmaya çalışılan insanlığın yakıcılığı ile bu buz hali eritilmeli.

Aydınlar, entelektüeller uyudukça bir yığın et oluyor sanki, ağırlaşıyorlar sanki kasap dükkanında asılmış gibi.

Yaşadığımız an itibariyle evren ve içi süre insanlığın gidişatını değerlendirmek ne de zor geliyor. Kuracağım cümleler hep saçma ve absürtle başlıyor gayri ihtiyari. Hiper-tükeniş karşısında hiper-vicdan isteyesim geliyor.

Sadece barış süreçlerinde görünen aydın ve entellektektüller formatından sıyrılma anı gelmedi mi?

Teknoloji ile yürümüyor bilim teranesi. Buna yeterince örnek verildi sanırım. Süper teknoloji eliyle yakıldı insanlık. Ama sonuçta biz hala insan olamadık.

Fütüristik tüm çıkarsamalara kara yazgılıymışçasına bakmak istemiyorum. Heybelerine kitaplar ve bol okumalar tıkıştıran aydın ve entelektüellerin Şeyh Bedrettin misali kitaplarını Nil Nehri’ne atmasına çok kalmasın lütfen. Atıp arınmanın, toplumsal arınmanın tadına varmalılar sanki.

Eduardo Galeano ‘Hırsızlar iyi bir aileden olunca kleptoman oluyor’ diyor. Bizim aydın ve entelektüeller de iyi zamanlarda görününce duyarlı oluyor. Hal böyle olunca işler karışıyor, iktidarların zulmü karşısında sürüklenmeye başladığı  görüntüler ortaya çıkıyor. Buna daha fazla meydan vermemek için entelektüel ve aydınlar vicdanlarının üzerini kaplayan örtüleri kaldırmalı.

Yaşam denilen örgü kararlar ve buna bağlı kırılma anlarını taşır bağrında. İvedilikle karar verme sırası entelektüel ve aydınlarda.