İletişim | Hakkımızda
ANHA

Çökmeye mahkum bir strateji: Yaptım, oldu…

ANALİZ

SİNAN CUDİ

Türk Devleti’nin Suriye/Rojava işgalinin bölgeyi istikrarsızlaştırma amacı taşıdığı, bölge gelişmelerine vakıf tüm kesimlerin ortaklaştığı bir tespit. Bölgedeki etkinliğini “istikrar yaratmak” gerekçesine dayandıran güçlerin bu işgale yaklaşımı ise oldukça kafa karışıklığı yaratıyor.

Hiç sağa sola çekmeye gerek yok. Bu işgalin DAIŞ’e darbe vurmayla alakası yok. Çetelere tek mermi sıkmazken misliyle QSD/Minbic Askeri Meclisi’ne (MLM) saldırmaları bu gerçeği yansıtan en küçük neden. Sırf çatışma yaratabilmek için ortaya atılan ve epey gündem oluşturan “YPG Fırat’ın doğusuna çekilmeli” söylemlerinin de bu saldırıya zemin kılındığı herkesçe biliniyor.

Eskiler der; “En iyi savunma saldırıdır” diye. Türk devletinin izlediği politikayı bu sözle özetlemek mümkün. Komşu bir ülkeyi işgale gelmiş, tankıyla, askeriyle ilhak etmiş, komutanlarının çetelerle sarmaş dolaş fotoları gazetelerde boy boy çıkmış, yaptığı bombardımanlarda 49 (açıklanan) sivil katledilmiş, birlikte hareket ettiği çetelerin kullandığı bombalarda zehirli gazlara rastlanmış (http://goo.gl/w6kyPq) ama o önüne gelene efelenerek yeni yeni hedefler belirleyen, hesap soran bir pozisyonda bulunmaktan çekinmiyor.

Bu rahatlığı nereden geliyor Türk Devleti ve AKP iktidarının?

Osmanlı imparatorluğunun başlangıcı sayılan Mercidabık savaşının 500’üncü yıldönümünde işgale başlamış; İstanbul’un ele geçirilişinin yıl dönümünde (29 Mayıs) temeli atılan ve Mercidabık savaşını kazanan Sultan Selim’in (ki Alevi katliamcısı olarak da tanınır) adına ‘kıtaları birleştiren’ bir köprüyü bu işgalin üçüncü gününde büyük bir kutlamayla açan bir iktidar var ortada ve biz “nereden geliyor bu rahatlık?” diye sorabiliyoruz. Belki de biz birçok şey bilmiyoruzdur (!) kim bilir?

Fakat bu hiçbir şey bilmediğimiz anlamına da gelmiyor. Örneğin TC devletinin gerekçelerinin boş, DAIŞ karşısındaki ‘savaş’ın bir mizansenden öteye geçmediğini, karşıtlıktan ziyade bir işbirliği bulunduğunu haklı gösterecek onlarca nedenimiz var. Neler mi örneğin?

* DAIŞ ile savaşta kararlı olduğunu iddia ediyor fakat Antep, İstanbul gibi örgütlenme ve eleman devşirme merkezlerine dokunmuyor.

* İki, üç yılı aşkın bir süredir birçok bölgede DAIŞ ile direkt sınıra sahip olduğu hiçbir sınır kapısını kapatmadığı gibi buradan geliş geçişler, ticaret rahatlıkla yapılabiliyordu. (Aynı süreçlerde Rojava sınır kapılarının tümü kapalıydı ama)

* Tüm Rojava’da insanı yardım ve temel ihtiyaçlar için bile kapalı olan kapılar DAIŞ’e sonuna kadar açılmıştı. Bu sınır kapılarının en önemlilerinden olan Girê Spî/Til Ebyad sınır kapısından günde 30 milyon dolarlık ticaret yapıldığı belgelendi.

* Kürtler ve Kürtlerle birlikte yaşayan halklar DAIŞ terörüne karşı direnmeye çalışırken (örneğin Kobanê saldırısında) sınır üzerinde DAIŞ’lilerle tokalaşan, geçişlerine izin veren, bizzat sınır kapısından saldırmasına (29 Kasım 2014) müsaade eden aynı iktidar ve devletti.

* Başta petrol olmak üzere Irak ve Suriye’den talan edilen hububat, tarihi eser ve bilumum ürünü oldukça ucuza alarak hem piyasasını dengeleyen hem de yandaşlarına para kazandıran da aynı hükümetti.

* Bizzat terörü finanse ettiği, Avrupa’ya geçişlerde kolaylık sağladığı, buradaki birçok patlamayı adeta ön günlerinde haberdar ederek sorumluluğunu üstlenen, dünyanın “en tehlikeli terör örgütü” olarak adlandırdığı DAIŞ’i “öfkeli gençler topluluğu” olarak propaganda eden bir başbakana sahip olan, yine aynı iktidardı.

Bir çırpıda akla gelen bu işbirliği örneklerini, iyi bir arşiv çalışmasıyla rahatlıkla çoğaltmak mümkün.

Akla gelen bir soru da Kürtlere yönelen öfkesini örgütleme çabası şüphesiz. Herkesçe bilinen bu düşmanlığı bu denli gündemde tutması hayra alamet değil. Fakat sanıldığı üzere sadece Afrin ve Kobanê arasındaki kopukluğun kapanma riskinden kaynaklanmıyor bu gündem.

Her ne kadar kulislerde “Halep’i rejime vermeyi ve Ezaz-Cerablus hattında Kürtleri dengeleme görevini kabul etti” gibi söylemler tartışılsa da işin özü Rejim ve İran’ı yanında tutma çabası. Kürt karşıtlığına dayalı bölgesel statükoyu yürüten eski ulus-devlet güçlerini yanında tutabilmek için “Kürtleri engelleyeceğim” tezini propaganda ediyor.

‘Bir 82. il projesi Halep’

Fakat yukarıda da dediğim gibi tarihi kodlar her şeyi çok net ortaya koyuyor. Bir sonraki adım Haleptir. Unutmayalım ki; o bölgede Kürtlere saldıran çete gruplarıyla Cerablus işgalinde yer alan çete grupları birdir ve Halep’le Türk devleti arasında rejim ya da Kürtler tarafından kesilmeyecek bir koridor oluşturmak temel amaçtır. Türk kamuoyunda çok taraftar bulan “Halep 82. ilimiz olsun” talepleri de bunun içten yansımasıdır.

Geçmiş yıllardan da iyi bildiğimiz gibi TC işgal pratiğinde oldukça tecrübelidir ve zorla da olsa girdiği yerden rızasıyla çıkmamıştır. Yarın bu bölgede (belki Cerablus, belki Cerablus’tan da öte) askeri üs kurar ve kalıcılaşırsa çıkarması daha zor olacağından önleyici tedbirlere başvurmak gerekmektedir. Buna, “Türk Devletinin Suriye/Rojava’da ne işi var” sorusuyla başlamak ve her vesileyle gündeme getirmek de sonuç alıcı olacaktır.

‘Bekle ve gör’ politikası sonuç verir mi?

Hoş, şimdiye kadar da hem DAIŞ hem de diğer çete grupları içinde hatırı sayılır düzeyde özel harekatçı, MİT üyesi, eski asker ve komutanın bulunduğunu biliyoruz. Rojava ve Suriye’de düzenlenen birçok saldırının planlama ve “zamanlamasını” bu TSK/MİT elemanlarının hazırladığını biliyoruz. Değişen tek şey elbiseler. Yoksa zaten Türk devleti uzun süredir Suriye içinde bir istikrarsızlık abidesi olarak görev yürütüyor.

Tüm bunların istikrarsızlık yaratma amacı taşıdığı ve Türk devletinin tüm bölgesel ve uluslararası güçleri ekarte ederek kendi çıkarlarına dayalı bir sistem peşinde koştuğu bu denli açıkken neden kimse ses çıkartmaz diye bir soru da geliyor aklımıza tabii.

Fakat şunu da iyi biliyoruz ki son yıllarda zayıflayan “süper” güçler artık meşruiyet sorunu yaşıyor ve iç dinamiklerden bağımsız müdahalelerde bulunmuyor. Bunun çokça nedeni var ve bu yazının konusu değil. Çıkar ilişkileri de işin içine girdiğinde en sıkça başvurdukları “bekle ve gör” politikasına sarılmaları gayet mümkündür.

Özcesi TC’nin Suriye işgaline müdahil olunsun çağrıları yapmaktan veya böyle beklentilere girmektense işgal ve sömürü karşısındaki tutum ve politikalarımızı gözden geçirip acil eylem planları, doğru propaganda argümanları oluşturarak sonuç alıcı mücadele etmek daha gerçekçi ve elzemdir.