İletişim | Hakkımızda
ANHA

Kalkan: Avrupa Konseyi ve CPT, en az TC kadar sorumludur

HABER MERKEZİ – PKK Yürütme Konseyi Üyesi Duran Kalkan, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan üzerindeki tecritten Avrupa Konseyi ve Avrupa Konseyi’ne bağlı CPT’nin de en az TC kadar sorumlu olduğunu ifade etti.

NewsChannel’de yayınlanan Ülkeden programına konuşan PKK Yürütme Komitesi Üyesi Duran Kalkan, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik uygulanan tecridi insanlığa karşı işlenen suç olarak değerlendirdi ve Öcalan’ın avukatlarından daha güçlü mücadele yürütmelerini istedi.

Türkiye’yi yönetenlerin, Türkiye Cumhuriyeti sisteminin açıkça insanlık suçu işlediğini de vurgulayan Kalkan, “Bu suçtan sadece Türkiye sorumlu değil, uluslararası komplo güçleri ve Önder Apo’yu İmralı’ya koyan güçlerin hepsi bu suça ortak oluyor. Buna karşı çıkmayan, mücadele etmeyenler de bu suça ortak olmaktadırlar” dedi. Kalkan, Öcalan’ın avukatlarının da gereken mücadeleyi daha güçlü yürütmeleri gerektiğini de sözlerine ekledi.

Kalkan, Türkiye’de faşist diktatörlüğün yaşandığını, faşizme karşı boşluk oluşturulmaması gerektiğini ve mevcut sistemin tek alternatifinin HDP çizgisi olduğunu belirtti.

HDP’nin direniş eylemlerinin önemli olduğunu söyleyen Kalkan, “HDP, boşluk bırakmanın parçalı davranmanın anti-faşist direnişe zarar verdiğini gördü. Şimdi o boşluğu ve kopukluğu önleme ve aşma anlamında Amed’teki direniş çok anlamlıdır. Biz böyle görüyor ve değerlendiriyoruz” dedi.

NewsChannel’de yayınlanan Ülkeden programından Derviş Eren’in sorularını yanıtlayan PKK Yürütme Komitesi Üyesi Duran Kalkan Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’a yönelik geliştirilen tecrit uygulaması, Türkiye-Almanya gerginliği, KNK’nin ulusal birlik çalışmaları, KDP’nin referandum gündemi, CHP eliyle yürütülen politikalar ve gündemde öne çıkan konulara ilişkin önemli açıklamalar bulunan Kalkan’ın yaptığı değerlendirmelerden bazı bölümler şöyle:

Tüm insanlık Önder Apo’nun düşüncelerinden mahrum bırakılmakta

Üçüncü Dünya Savaşı’nın Ortadoğu’da geldiği durum, Suriye ve Kürdistan’daki durum yeni değerlendirmeler gerektiriyor, yeni politik açılımlara ihtiyaç duyuyor. Bunları yapabilen, değerlendirebilen, tarihsel ve güncel olanı birleştirerek, yeterli sonuçlar çıkarabilen insan azdır. Bunu en somut ve gerçekçi bir biçimde Önder Apo yapıyor. Dolayısıyla herkesin gözü, kulağı İmralı’da, Önder Apo’nun durumu nasıl değerlendireceği merak ediliyor. Aslında herkes Önderliğimizin değerlendirmelerinden yararlanıyordu. Mevcut tam tecrit durumunda Önder Apo’nun herhangi bir görüş aktarma imkanı olmayınca, herkes bundan mahrum kaldı.

Bir boyutuyla tecrit Önder Apo’ya uygulanıyor, baskı, işkence sisteminin uygulandığı İmralı’da Önder Apo tutuluyor. Ama Önder Apo şahsında tüm Kürdistan ve Ortadoğu halklarına bir baskı, tecrit uygulanıyor. Mevcut AKP-MHP faşizmi tarafından aslında tüm insanlığa uygulanan bir tecrit durumu var. Bu tecrit 6 yıldır ya da iki buçuk yıldır da sürmüyor, Önderliğimizin İmralı’ya alındığı günden beri var. İmralı sisteminin kendisi insanlık için bir yüz karası, kara bir leke durumunda. Bunu Kürdistan’ı bölüp parçalayan, Kürt toplumunu yok sayıp, yok etmek için ortak bir baskı rejimi oluşturan sistem yarattı.

Önder Apo üzerinde ağır bir tecrit ve baskı yürütülüyor. Bunu yapanlar Kürdistan’ın özgürlüğünü ve demokratikleşmesini, Kürdistan’ın özgürleşmesi temelinde de Ortadoğu’nun demokratikleşmesini istemeyenlerdir. Ortadoğu halklarının özgür, demokratik bir sistem içinde kardeşçe yaşamalarına karşı olanlardır. Dolayısıyla bu halklara karşı yürütülüyor. Bu temelde bütün insanlık Önder Apo’nun düşüncelerinden mahrum bırakılmaktadır. Düşüncelerini açıklamasının engellenmesi bunu ifade ediyor.

İnsan hakları tartışmalarında birinci madde olarak gelen, düşünceyi özgürce ifade etmektir. Önder Apo’nun fiziki ve psikolojik baskı ortamında birinci planda düşüncesini ifade etmesi, düşünmesin engellenmeye çalışılıyor. İkincisi bunu aşıyorsa, mevcut tecrit sistemi içerisinde ifade etmesi engelleniyor.

Açıkça insanlık suçu işleniyor, sadece Türkiye sorumlu değil

Önder Apo’ya dönük geliştirilen konsept faşist-soykırımcı bir uygulama ve insanlık suçudur. Türkiye’yi yönetenler, TC sistemi açıkça insanlık suçu işliyor. Bu suçtan sadece Türkiye sorumlu değil, uluslararası komplo güçleri ve Önder Apo’yu İmralı’ya koyan güçlerin hepsi bu suça ortak oluyor. Buna karşı çıkmayan, mücadele etmeyenler de bu suça ortak olmaktadırlar. Geçmişte buna hizmet edip de bugün ‘bu yapılanları doğru bulmuyoruz’ diyenler varsa, o zaman mücadele etmeleri lazım. Eğer böyle bir mücadele olursa, Tayip Erdoğan faşizmi dünyanın gözünün içine baka baka böyle bir baskı uygulayamaz.

27 Temmuz 2011’den bu yana 6 yıl geçmiş, Önderlik avukatlarıyla herhangi bir görüşme bile yapamıyor. Bu hangi hukukla açıklanabilir? Eski çağın zindan sistemi gibi, zindana girene bir daha neler olduğu bilinmiyor. Uygulanan adeta budur, böyle bir sisteme dönülmüştür. Bu suçu işleyenler de bilmeliler ki bu yanlarına kalmaz. Demirel’in bir sözü vardı, “keser döner sap döner, bir gün hesap döner” diyordu. Tarihte nasıl faşist diktatörlüklerden hesap sorulduysa, Tayip Erdoğan ve Bahçeli diktatörlüğünden de bir gün bunun hesabının sorulacağı bilinmelidir.

İmralı rehine sisteminin uluslararası bir boyutu var, suça ortak olunmamalı

Bu suçun ortaklığından vazgeçilmeli. İmralı’da Önder Apo ile görüşenler oldu. Avrupa Birliği açıklama yapmayıp, dikkatle bunun üzerinde durmadı. Karşı çıkıyor gibi görünüyor gibi olsa da tecritten en az TC kadar Avrupa Konseyi, Avrupa Konseyi’ne bağlı olarak CPT de sorumlu. İmralı rehine sistemi sadece TC’nin denetiminde olan bir sistem değil. Uluslararası bir boyutu var. Dolayısıyla herkes bundan sorumlu. Biz insan haklarından yanayız, özgürlükler ve demokrasiden yanayız diyenler varsa, onların da mücadele etmesi gerekir.

Avukatlar insani ve hukuki görevlerini yerine getirmeliler

Önder Apo’nun avukatlarının çabaları önemlidir. Eğer gerçekten avukatlık üstlenilmiş, Önder Apo için ‘müvekkilimiz’ deniliyorsa o zaman kıyamet koparmaları lazım. İnsani ve hukuki olarak da üzerlerine düşen görevlerin gereğini yerine getirmeliler. O temelde açıklamalar yaptılar, daha fazla da olmalı. Önemli olan mücadelenin olması. İmralı işkence sistemine karşı Önder Apo’nun özgür yaşar ve çalışır koşullara kavuşmasını isteyen demokratik eylemliklerin dört parça Kürdistan ve yurt dışında gelişiyor olması önemlidir. Rojava, Maxmur, Avrupa’nın dört bir yanında ve Bakur, Başur ve Rojava’da bu eylemlilikler gelişmektedir. Bütün Kürtler, Kürtlerin dostları, demokratik güçler Önder Apo konusunda duyarlılar. Dolayısıyla her gün birçok yerde binlerce, on binlerce insanın katıldığı miting ve gösteriler yapılıp, faşizm kınanıp Önder Apo’nun özgürlüğü için mücadele yürütülüyor. Bu, çok daha fazla da geliştirilmesi gereken bir mücadeledir.

Başta gençler, kadınlar olmak üzere, tüm parçalarda, yurt dışında Kürt halkının, Önder Apo’nun sağlık, güvenlik ve özgürlük sorunları için daha duyarlı olması, daha çok sokağa inip, daha etkili eylemler yapması gerekli. Kürt halkının varlığı ve özgürlüğü için önem taşımaktadır.

İmralı’ya yaklaşım demokratlığın ölçüsüdür

Özgürlükten, demokrasiden yanayım diyen herkese şu soru sorulmalı; İmralı sistemi için ne diyorsun? Bu, bir turnusol kağıdıdır. Kimin özgürlükten yana kimin faşizmden yana, kimin demokrat kimin diktatör olduğunu ayıran ölçü İmralı’ya yaklaşımıdır. İmralı işkence sisteminin Kürt halkının ve bütün insanlık ve halkların özgür iradelerinin rehine olarak İmralı’da tutulmasından yana mısın, değil misin? Bundan yana isen sen diktatörlükten yanasın, boşuna konuşmaya gerek yok! Demokratsan, özgürlükçüysen ona karşı çıkıp, mücadele edeceksin. Türkiye’de de dünyada da bu böyledir. Öbür türlü ortalığı karıştıran sahte sözlere kimse inanmamalı, Kürt Halkı ve Özgürlük Hareketi de ölçülerini iyi görmeli. Kim dost kim düşman, kim demokrat kim diktatör-faşist ayrımı buna bakılarak rahatlıkla yapılabilir.

24 Temmuz savaş konsepti

24 Temmuz savaş konsepti bir anda ortaya çıkmadı, gökten düşer gibi düşmedi. Süreç 24 Temmuz’da da değil, 2015 Newrozu’nda başladı. Dolmabahçe görüşmesi ardından, Newroz’da da açıklamalar olunca Tayyip Erdoğan hemen Newroz ertesinde hepsini reddetti. Kürt halkı ve Özgürlük Hareketimize karşı saldırıyı gündemleştiren bir süreç başlattı. Newroz’da bunun başlamasına neden olan da 30 Ekim 2014 tarihli MGK toplantısının kararıydı. Kobanê direnişini desteklemek için Bakurê Kürdistan’da gençlerin, halkın geliştirdiği serhildanlardan korkularak, bastırmak üzere faşist bir terör kararı alındı. 15 Eylül 2014’te Kobanê’ye saldırılmasının altında da 3 Ağustos 2014’te Şengal’e, Kerkük’e ve Maxmur’a yöneltilen faşist DAIŞ’in soykırımcı saldırıları vardı. 3 Ağustos 2014’te Şengal’e yöneltilen saldırı HPG/YJA-STAR gerillalarının müdahalesiyle kırılıp engellenince, DAIŞ orada başarısız kalınca bu saldırıyı yaptıranlar, DAIŞ’i 15 Eylül 2014’te Kobanê’ye saldırttılar. Kobanê’de de direniş gelişip, 2015 Ocak’ın da Kobanê özgürleşince, DAIŞ karşıtı mücadele zafer kazanınca, Newroz’dan itibaren Tayyip Erdoğan faşist saldırıyı başlattı. Tek bir yıl dönümü yaşanmıyor, bu bağlantıları unutmamak gerek.

3 Ağustos’ta kadim Kürtlük yok edilmek istendi

3 Ağustos faşist saldırı üzerinden üç yıl geçti. Şengal’de Êzidî Kürtlüğü soykırımdan geçirilseydi artık değil özgürlük; Kürdün varlığı, onuru, adı hiçbir şeyi kalmayacaktı. Kadim Kürtlük, Şengal’de soykırımdan geçirildikten sonra nerede hangi Kürtlükten, onurundan, varlığından ve özgürlüğünden söz edebilirsin, durum böyleydi. Şengal’de soykırım hedefli yürütülen saldırının amacı kesinlikle buydu. Bu kırılınca Kürt halkına karşı faşist soykırımcı saldırı yürüten güçler bu sefer Kobanê üzerinden Rojava Devrimi’ne saldırdılar. Bu saldırı da direnişle kırılınca hem Başur’da hem Rojava’da faşist soykırımcı saldırı kırılmış oldu. O zaman üçüncü aşama Bakur’da 24 Temmuz faşist soykırımcı saldırısı oldu.

İster 3 Ağustos Şengal saldırısının önlenmesi olsun, ister 15 Eylül’den sonra Kobanê’deki faşist soykırımcı saldırının kırılması olsun ya da Kobanê’nin özgürleştirilmesi olsun, bütün bu direnişlerde Bakur halkı, Bakur’da gelişen Özgürlük Hareketi büyük bir rol oynadı. Hem Şengal halkı özgürlükçüleri hem Rojava halkı özgürlükçüleri sırtlarını Bakur halkına, Bakur direnişine dayayarak faşist DAIŞ saldırılarını ve arkasındaki güçleri kırdılar. Kürdistan’ı parçalayan Kürtleri yok sayarak yok etmek isteyen güçler gördüler ki, Bakur’da soykırım geliştirilmez, soykırımı boşa çıkartan Özgürlük Hareketi ezilmez yok edilmezse Rojava’da, Başur’da başarılı olmaları mümkün değildir. İşte 24 Temmuz saldırısı böyle gündeme geldi. 2015 Newroz’undan itibaren Tayyip Erdoğan’ın doğrudan Bakur’da saldırı başlatan tutumu böyle ortaya çıktı.

24 Temmuz sonrası gelişmeler

Tayyip Erdoğan 7 Haziran seçim yenilgisinin de verdiği öfke ile İmralı’da görüşmeler yürüten, Dolmabahçe’de açıklama yapanlara öfke duydu. Onları bir yandan tecrit etmeye başladı, diğer yandan ABD ile diğer taraftan MHP ile anlaştı. 24 Temmuz faşist soykırımcı saldırısı da böyle ortaya çıktı. Ardından 1 Kasım seçim darbesiyle yönetimi tekrar ele geçirdi. Ahmet Davutoğlu hükümeti göreve geldi. O dönem Ahmet Davutoğlu’nun açıklamaları biliniyor. “PKK’yi şöyle yok edeceğiz, böyle yok edeceğiz” diyen en başta Ahmet Davutoğlu’ydu. Aslında bugün Süleyman Soylu’nun söylediklerini ondan önce Ahmet Davutoğlu ve birlikte hükümet oldukları insanlar da çokça söylediler.

Darbe içinde darbe süreci

Önder Apo tüm bu gelişmeleri öngörerek ‘darbe mekaniği’nden söz etti. ‘Demokratikleşme olmazsa, bu sorunlar çözülmezse artık eskisi gibi 10 yılda bir askeri darbe değil, darbe mekaniği devreye girer ve siyaset artık darbelerle yürür’ dedi. Dolayısıyla 24 Temmuz’dan sonrası hep darbe içerisinde darbedir. 1 Kasım’da bir darbe oldu. Arkasından Ahmet Davutoğlu’nu düşürdüler. Bu bir hükümet darbesiydi. AKP’nin içerisinde de darbeler oluyor. Sadece dışında değildir. 15 Temmuz askeri darbe girişimi oldu. 20 Temmuz sivil faşist OHAL darbesi oldu. Ondan sonra da bugüne kadar siyaset hep darbe üzerinde yürüyor. En son mecliste iç tüzüğün değiştiğini söylüyorlar. Bununla birçok kelimenin yasaklandığını söylüyorlar. O da bir darbe niteliğindedir. Türkiye’de siyaset artık darbelerle işliyor. Bu darbelere dayanarak faşist soykırımcı bir sistemi yeniden oturtmak, 12 Eylül faşist askeri darbesinin ortaya çıkardığı sistemi restore ederek özgürlük ve demokrasi mücadelesi tarafından yıkılan yanlarını yeniden onararak daha katı bir faşist diktatörlük inşa edilmek isteniliyordu. Fakat buna karşı büyük bir direniş oldu.

24 Temmuz’u geç anlayanlar oldu

24 Temmuz faşist soykırımcı saldırısı başlayınca çeşitli görüşlerle karşılaştık. 30 Ekim 2014 MGK kararını bildiğimiz ve Önder Apo’nun aydınlatıcı değerlendirmelerine vakıf olduğumuz için, TC sistemini de biraz tanıdığımız için bunun hazırlıklı, planlı bir soykırım saldırısı olduğunu anlamakta ve buna karşı yapılması gerekenin de topyekûn direniş olması gerektiğinde tereddüt etmedik. Çünkü 7 Haziran’da AKP seçimi kazansaydı Tayyip Erdoğan 24 Temmuz’da başlayan saldırıyı 8 Haziran’da başlatacaktı. Kazanamadığı için ancak bir buçuk ayda kendisini toparladı, gerekli ittifakları oluşturdu ondan sonra saldırdı.

Böyle olunca da şaşkınlık yaşayanlar oldu. “Bu savaş nereden çıktı”, “Hele biraz bekleyin hallederiz” diyenler oldu. Bize uzlaşma, teslimiyet vaaz edenler oldu. Fakat biz hareket olarak söz konusu gerçekleri bildiğimiz için faşist topyekun soykırımcı saldırıya karşı yapılması gereken tek şeyin topyekun devrimci demokratik direniş olduğunda tereddüt etmedik ve böyle bir direniş konumuna girdik. Burada artık imkanların azlığı, çokluğu, hazırlıksızlık bunlar değerlendirilecek konular değillerdi. Neyin varsa onunla mücadele edecektin. Gerçek böyleydi ve bugüne bizi getiren bugünü aydınlatan gerçek de budur. Bugün 2 yıl geçmiş ve 24 Temmuz faşist soykırımcı saldırganlığı hakim olamamış egemen konuma gelememiş ise ve AKP-MHP faşizmi en zayıf konumunu yaşıyorsa, Tayyip Erdoğan yönetimi içte ve dışta tecrit olmuş durumdaysa, her an yıkılmanın korkusunu yaşar konumdaysa onu bu duruma getiren bu iki yıl içerisinde AKP-MHP faşist saldırganlığına karşı yürütülen Özgürlükçü Demokratik Direniş olmuştur.

Direniş sayesinde umutlarımız var

Bu direnişler sayesinde bu direnişlerin yaratıcıları sayesinde biz varız; demokrasi, özgürlük, umutlarımız var. Demokratik toplum olarak varız, geleceğe bakabiliyoruz. Umudumuz, irademiz, özgürlük hayallerimiz ve yaşam hayallerimiz var. Bütün bunların hepsini bu iki yıl içerisinde faşizme karşı kahramanca direnen güçler yarattı. Bunu şehitler yarattı. Bu düşünceyi ortaya çıkaranlar yarattı. Bu uğurda gece-gündüz demeden 2 yıl boyunca karda ve kışta savaşan güçler yarattı. Gerilla yarattı, gençlik ve kadın hareketleri yarattı. Kürt halkı yarattı.

Bu gelişmeler, yaşanan mücadele gerçekleri açığa çıkardıkça herkes biraz bu durumu görür oldu. Tutumunu değiştirdi, katılım gelişti. Demokratik siyaset alanı, süreçleri değerlendirmekte zaman zaman zorlandı. 7 Haziran’dan sonraki süreci anlamada gecikti. 1 Kasım sürecini yürütmede zorlandı. Daha sonraki süreçte gördü ki, gerçekler başkadır. Sanki faşist bir saldırı yok da direniş olduğu için saldırı oluyormuş gibi bir yanılgı yaşayanlar oldu. Öyle olmadığı görülünce, ortada “Çöktürme Eylem Planı” gibi bir soykırım planının var olduğu açığa çıkınca, bir de pratik uygulamalar gelişince herkes gerçeği gördü. Topyekun direniş gelişti.

Faşist diktatörlüğün alternatifi HDP-HDK’dir

Demokratik siyaset alanında Türkiye’nin demokratik güçleri alanında faşizme karşı direnişi geliştirme yönünde önemli eğilimler oldu. HDP, HDK belli bir direniş konumunda oldu. HBDH bu süreçte oluştu ve faşizme karşı net tutum aldı. Güçlü ya da zayıf ama doğrultu ortaya koydu. Faşizme karşı bir mücadele ve yaşam çizgisi ortaya koydu. Bir alternatif duruş gösterdi. Mevcut gelinen noktada böyle bir süreç içerisinde bir tarafta AKP-MHP ittifakıyla açıktan belirginleşmiş faşist diktatörlük diğer yandan tüm devrimci demokratik güçlerin yürüttüğü mücadelenin siyasi sonuçları kendinde şekillendiren birleştiren demokratik siyasettir. Onun örgütleri olarak HDP-HDK öne çıktı. Faşist diktatörlüğün alternatifi HDP ve HDK oldu. Arada kalan güçler eridiler. Üçüncü bir şık kalmadı.

Bu noktada Kemal Kılıçdaroğlu yönetimindeki CHP sözde ana muhalefet ama demokrasi mücadelesinde yeri olmayan bir güç konumuna düştü. Diğer yandan faşist diktatörlüğün alternatifi olarak HDP’nin öncülük ettiği demokratik siyaset alanı alternatif güç olarak gelişti. Faşist sistemi yönetenler gördüler ki faşizm yıkılacak ve yıkıldığında demokrasi gelecek! O zaman yeniden bir cilalanmış bir faşizmle Kemal Kılıçdaroğlu’nu harekete geçirdiler. Kemal Kılıçdaroğlu’nu İstanbul mitingindeki konuşması çok anlamlıydı. İçinden geleni söyledi, gerçekleri ifade etti; ‘Yeniden diriliyoruz’ dedi. Yeniden dirilen önceden ölmüştü demek ki! Ölmeden diriliş olur mu? Olmaz. Yoksan doğarsın. Ölürsen dirilirsin.

CHP muhalefeti bölüyor

Niye Erdoğan faşizmi sokakta iki insanın bir araya gelmesine izin vermiyorken Kemal Kılıçdaroğlu’nun o kadar yürüyüşüne ses çıkaramadı. Hepsini yönetenler ortaktır. Eskiden derin devlet diyorlardı Türkiye’de. Demirel’e derin devlet kimdir diye sorulunca, ‘görmüyor musunuz ordu ortada’ diyordu. Onun derin devleti orduydu. Bugün hala Türkiye’de işleri yöneten bir güç vardır. O güç herkese bir rol oynatıyor. Erdoğan’a, Bahçeli’ye, Tuğrul Türkeş’e, Kılıçdaroğlu’na birer rol oynatıyor. Hepsinin rolü belirlenmiş yürütülüyor. Dolayısıyla onların çelişkileri danışıklı dövüş gibidir. O kavga sahte bir kavgadır. CHP, gerçek muhalifleri engellemek için ileri sürülüyor. Kılıçdaroğlu’nu yeniden parlatma bu nedenle oldu.

Faşizme karşı neredeydi bu CHP? Dokunulmazlıkların kaldırılmasındaki tutumu neydi? 20 Temmuz OHAL darbesi olurken tutumu neydi? Yenikapı’da kim vardı? Yani bunların hepsini yap ondan sonrada ‘ben AKP’ye karşı çıkıyorum’ de! Aslında karşı çıkanları bölmek için uğraşıyor. Biz öyle olsun istemiyoruz. Yanlış anlaşılmamalı. Ama bu yapılanı açık görüyoruz. O kadar hileye rağmen 16 Nisan referandumunda yüzde elli hayır çıktı. Bu yüzde elliyi demokrasi cephesinde birleştirelim. Bütün CHP’lileri çağırıyorum, buyursun gelsinler. Engel oluyorsa yönetimleri engel olmaktan çıkarsınlar. Ama engel oluyor, bölüyor. Dikkat edelim CHP yönetiminin mevcut politikası şudur; sıkıştığında Erdoğan faşizmine koltuk değneği ol, sıkışmadığı zaman karşı çıkıyormuş gibi görünerek sözde alternatif ol ve demokrasi güçlerini böl, parçala. Yani demokratik alternatifi ortadan kaldır.

Faşizme karşı boşluk bırakılmamalı

Nasıl aradan çıktı Kılıçdaroğlu? Boşluktan çıktı. Boşluk bırakmamak lazım. Faşizme karşı direniş topyekûndur, süreklidir. Diyorlar ya, ‘susma sustukça sıra sana gelecek’. Yani susanlara sıra gelir, susulmaz ve durulmaz. Birlik ve direniş esastır. Direnişte süreklilik esastır. Derler ya, siyaset boşluk kabul etmez. Faşizme karşı direniş de boşluk kabul etmez. Bu tür özel savaş taktikleri nasıl ileri sürülüyor? Boşluk olduğu için. O nedenle boşluk bırakmamak gerekiyor. Saldırı ne olursa olsun ona karşı direnişin gücü büyük olur. Az ya da zayıf olur mesele değil. Önemli olan sürekli bir direnişin olması.

HDP’nin mevcut tutumu bu bakımdan önemli. Son tutumlarını önceki tutumlarının özeleştirisi olarak kabul ediyoruz. Boşluk bırakmayı ortadan kaldırıyor. Bu kadar direniş var. Gerilla savaşıyor, gençlik ve kadın örgütleri savaşıyorlar. Tüm emekçiler ve zindanlar direniyorlar. Faşizme karşı topyekun direniş var. Bütün bu direnişler elbette sonuçlarını demokratik siyasette birleştirecek. Boşluk bırakmayacak, iyi temsil edecek. HDP, onun sahibi ve sözcüsü olmayı bilecek. Böyle olamazsan boşluk bırakırsan, kopukluk yaratırsan aradan faşist özel savaşlar başka klikler sızma yaparlar. Sonucu ters yüz etmeye çalışırlar.

Direniş nöbetleri önemli

HDP’nin direniş eylemleri önemlidir. HDP, boşluk bırakmanın parçalı davranmanın anti-faşist direnişe zarar verdiğini gördü. Şimdi o boşluğu ve kopukluğu önleme aşma anlamında Amed’deki direniş çok anlamlı. Biz böyle görüyor ve değerlendiriyoruz. İstekleri, güçler, şu ya da bu önemli değil. Önemli olan böyle süreklilik arz eden bütün anti-faşist güçlere hitap eden bir direniş içinde olmaktır. Mevcut haliyle o sürdürülüyor. Bu bakımdan direniş nöbetleri önemli ve anlamlı bir çıkış. Sürekli kılınması gerekiyor. Burada önemli olan bazı hususlar var. Bir, süreklilik önemli. İki, bütünlük önemli. Üç, direnişin amaçları önemli.

Faşizme karşı direniyoruz. Nasıl ki topyekun direniş diyorsak, direniş tarzı da güçleri de bütünlüklü olduğu gibi amaçları da bütünlüklü olmalı. Faşizme karşı niçin direniyoruz? Demokrasi için direniyoruz. O halde bir demokrasi programı gerekiyor. Asgari demokratik ilkelerde tüm anti-faşist güçleri birleştirmek lazım. Bir anti-faşist cephenin, demokrasi cephesi ya da blokunun ortaya çıkartılması gerekiyor. Direnişin demokratik amaçları ortaya konulması gerekir. Burada faşizme karşı herkesin çıkarlarının temsil edilmesi ve herkese çağrı yapılması gerekiyor. Anti-faşist demokrasiden yana olan herkesin de o blokta ve amaçta kendini görerek direnişe katılması lazım. Direniş böyle büyür ve bütünlük kazanır.

Ancak adalettir, vicdandır benzeri sözler yalnız başına yeterli değildir. Sanki sadece bazı haksızlıklar var da düzeltilsin gibi bir intiba uyandırıyor adalet söylemi. Gerçekten şimdi uygulan Erdoğan-Bahçeli ittifakıyla sürdürülen faşist saldırılar sadece bazı haksızlıklar konusu mudur? Kürde soykırım dayatılıyor. Türkiye’deki herkese eşi görülmemiş bir baskı ve terör dayatılıyor. Böyle bir durumda amaçlar da açık ve net olmalı. Direniş, faşizmi yıkmalı ve Türkiye’yi demokratikleştirmeyi hedeflemeli. Faşizmin karşısına demokratik alternatif konmalı. Topluma demokratik amaçlar götürülmeli bu amaçlar uğrunda insanlar mücadeleye çağrılmalı.

Demokrasi programına ihtiyaç var

Demokrasi programın birinci maddesi de Kürt varlığı ve demokratik hakları için ne deniliyor olduğu olmalıdır. Kriter bu. Kürt varlığı ve özgürlüğü kabul ediliyor mu, yoksa edilmiyor mu? Sen kendi kendini kandırarak, insanlara doğruyu söylemeyerek faşizm karşısında doğru duramazsın da insanları ikna edip mücadeleye çekemezsin de. O halde gerçekçi olmak, gerçekleri tam ortaya koymak lazım.

Burada da önemli olan bir demokrasi programıdır. Demokratik Türkiye’nin birinci şartı Kürt varlığının ve özgürlüğünün kabulüdür. Kürt halkının varlığı ve özgürlüğü kabul edilmedikçe hiçbir şekilde demokrat olunmaz. İşte bunun iradesi de İmralı’dadır. Önder Apo’nun rehine durumundan kurtarılması varlık, özgürlük, güvenlik, demokrasi, özgür yaşam, sağlıklı yaşam mücadelesinde var mısın, yok musun? Kürt halkının varlığı ve özgürlüğü konusunda ne diyorsun? Türkiye’ye demokrasiyi bu getirir. Türkiye’de faşizm Kürt varlığının inkârı ve imhası üzerinde oluşuyor. Dikkat edelim, bütün yasaklar baskı ve terör buradan kaynaklanıyor. O halde demokrasi de Kürt halkının varlığının ve özgürlüğünün tanınması ile gelir.

CHP Kürt varlığı için ne diyor?

Bu noktada HDP’nin tutumu önemli. ‘Sonuna kadar gideceğiz’ dediler. Evet, bu denilmeli. Türkiye toplumuna bu götürülmeli. CHP’ye de bu götürülmeli. Kemal Kılıçdaroğlu’nu da bu sorulmalı. Kürt varlığı ve özgürlüğü için ne diyorsun? Kemal Kılıçdaroğlu şimdiye kadar AKP’den farklı bir şey söylemedi. Yani Tayyip Erdoğan’ın söylediklerinden öteye bir şey söylemiyor. Sanki Kürdistan’da bir savaş, mücadele yokmuş gibi davranıyor. Sanki sadece AKP ve CHP mücadelesi var ortada. Halbuki bu bir göstermelik bir mücadele. Esas mücadele 12 Eylül’den bu yana Kürdistan’da yaşanıyor.

CHP, ‘Ben teröre karşıyım’ diyor, hangi terör? PKK’ye karşı eylem yapmış Dersim’de. AKP’ye söz söylemeyen Yenikapı’ya giden, 20 Temmuz OHAL’ine oy veren tabi PKK’ye karşı çıkar, eylem de yapar. CHP, bu çizgi ile demokratik olamaz. Türkiye siyasetinde belirleyici olan AKP ve MHP değildir. Bugünü ayakta tutan da çözümü getirecek belirleyici olan da CHP’nin politikasıdır. CHP yönetimi bugün “Kürt halkı var, biz demokratik haklarını tanıyoruz, geçmişte haksızlık yaptık” desin hemen Türkiye’nin yönetimi de olur, savaş da durur, Türkiye’deki bütün sorunlar da anında çözülür. Ancak mevcut yönetim bunu diyemiyor. Ben buradan soruyorum; demokrasinin birinci kriteri olan Kürt sorunu konusunda CHP ne diyor?

Lozan ile kurulan Türkiye demokratikleşemedi

  1. Dünya Savaşının içinden çıkılırken süren savaşlar oldu. Bu savaşı yürütenlerin planlarının bir bölümü bozuldu. Bu anlamda Türkiye’nin mevcut kuruluşu Lozan ile oldu. Bunu görelim, ama Kürtler açısından inkar ve imha orada bir antlaşmaya vardı. Aslında Lozan öncesinde de Kahire antlaşmasında imha ve inkar antlaşması sağlandı. Sonra da Türkiye-İngiltere arasındaki 1926 Ankara antlaşması ile sürdü.

Lozan ile kurulan Türkiye demokratikleşemedi. Darbeler oldu, şimdi ise tüm dünyanın başına bela olan bu faşist diktatörlük ortaya çıktı. Türkiye Cumhuriyeti ulus devlet faşizmi halini aldı, demokratik olamadı. Neden? Bunun temelinde Kürt’ün imhası ve inkarı var. Kürt halkının varlığının ve özgürlüğünün kabul edilmemesi vardır. Bu bakımdan Cumhuriyet’i demokratikleştirmek isteyenler, Lozan’ı anlamlı kılmak isteyenler Kürt halkının varlığını kabul etmek zorundalar. Lozan ancak bununla bir anlam bulabilir. Yoksa belirtildiği gibi sonunda böyle bir faşist diktatörlüğün ortaya çıkmasının temeli haline gelir. Aksi taktirde soykırım uygulanan bir Kürdistan, faşist diktatörlük uygulanan bir Türkiye oluyor. Dolayısıyla özgür demokratik Kürt varlığı ve Kürdistan, demokratik Türkiye’nin de temel taşı olacak.

Devletlerarası ilişkilerde ölçü DAIŞ karşısındaki tutumdur

Kimin ne olduğunu anlamak DAIŞ karşısındaki duruşuna bakarak mümkün olur. DAIŞ karşısındaki tutum kimin ne olduğunun anlaşılması karşısında ölçüdür. Aslında günümüzde iki ölçü var. Bir; DAIŞ ve DAIŞ’e karşı mücadelede tutumun ne olduğu? Devletlerin, partilerin siyasetlerinin ne olduğunu anlamak istiyorsak buraya bakalım. İki; Kürt ve Kürdistan sorunu karşısındaki tutumların ne olduğu? Bu iki ölçüye bakın, kim nerede duruyorsa onun niteliği anlaşılabilir. Onun ötesindekiler kendi aralarında yürüttükleri çıkar kavgasıdır.

Türkiye İsrail ile de Almanya ile de Amerika ile de Rusya ile de kavgalıdır. Tayyip Erdoğan yönetiminin dünyada düştüğü duruma hiçbir Cumhuriyet hükümeti düşmemişti. Aslında Osmanlı da bu duruma düşmedi. Bu kadar dünyadan ve bölgeden tecrit olan bir durumu yaşamadılar. Şu an Tayyip Erdoğan yönetiminin bölgesel ve küresel durumda dış siyasette içine düştüğü durum tam bir tecrit durumudur. Çünkü faşist soykırımcı bir saldırı yürütüyor. Herkesin gözünün içine bakarak insanlık suçu işliyor ve herkese ‘suça katıl, ortak ol’ diyor. Tehdit ediyor, tavizler almaya çalışıyor.

İsrail ne yapmak istiyor?

Bu temelde devletler kendi aralarında çıkar mücadelesi yürütüyorlar. Birçok çevrenin bu olup bitenlere karşı yaklaşımı hala çıkar boyutundadır. Biz bu nokta İsrail politikalarını anlamak istiyoruz. Yani İsrail Ortadoğu’da ne yapmak istiyor? Bu önemli bir soru ve herkes tartışmalı. İkincisi, Avrupa’nın Erdoğan faşizminin Kürdistan’da yürüttüğü sömürgeci soykırımcı saldırıya karşı duruşu ve tutumu ne? Net olmalı. Örneğin bu tür insanlık suçu işleyen bazı güçler karşı net tutum alıyorlar. Ama Erdoğan yönetimine karşı öyle olmadı. Bazen karşı çıkıyorlar, bazen ilişki kuruyorlar. Bundan yararlanıyorlar.

Bir yandan bu kadar insanlık suçu var. Bir toplum soykırımdan geçiriliyor. Diğer taraftan bunun üzerinden çıkar kavgası yürüten güçlerin varlığı söz konusu. Avrupa’nın politikasında görülebilen durum biraz bu. Bu doğru bir politika değil. Bunun aşılması lazım. Almanya’nın, Avrupa parlamentosunun bazı tutumları var. Fakat yeterli değil.

Türkiye’de bir irade var. Her gelişme dıştan olmuyor. Ama dış alan Türkiye’deki siyasetin şekillenmesinde çok etkili. Örneğin Avrupa ve ABD’nin tutumu önemlidir. İsrail, Araplar; bunlar etkili güçler. Doğrudan Türkiye’yi yönetiyorlar, demiyorum. Öyle olmalarına gerek yok ama Türkiye’deki kamuoyunun yönlendirmesinde ve siyaset oluşturmada bu güçlerin tutumu çok etkileyici. Eğer bunlar tutarlı olsalar gerçekten de Erdoğan faşizmine dur deseler ve ciddi karşı çıksalar Erdoğan destek bulamaz. Bu kadar saldırgan olamaz, katliam yapmaz ve sağa sola kafa tutamaz.

Avrupa’nın faşizm karşısındaki tavrı net değil

Eskiden NATO’nun Türkiye masası Almanya’daydı. 12 Eylül darbesi sürecinde darbeyi Almanya üzerinden yönettiler. Hala NATO’nun Türkiye yönetimi üzerinde bir etkinliği var. Yakın zamanda da Almanya İncirlik konusunda da pazarlık yapmaya kalktı. Ama net tutum takınamadılar. İşte faşizmin güçlenmesine yol açan ve daha fazla saldırgan olmasına yol açan bir duruş bu oluyor. Zamanında yeterli demokratik tutum gösterememek tehlikelidir. Erdoğan bu hale nasıl geldi, bunu görmemiz lazım? Bu hale gelmesinde nelerden faydalandı? Hala mevcut tutumlar Erdoğan’ın faydalanmasına yol açıyorlar.

Geçmişte olanlar iyi görülse ders çıkartılsa ve tutum alınsa şimdi bu durum değişebilir. Ama görülüyor ki yeterince ders çıkartma yok. Özeleştiri yok. Erdoğan faşizmi hala bu kadar saldırgan ve tehditkar davranıyorsa aslında bu politikalardan güç alarak böyle davranıyor. Bu tür politikaları izleyenler faşist saldırganlığa zemin sunuyorlar. ‘Biz bazı ilkelere, demokrasi kurallarına bağlıyız’ diyorlarsa o zaman onun gereklerini yerine getirmeliler. AKP yönetimine karşı da uygulasınlar. Kürt halkının direnişine karşıda uygulasınlar. Ortadoğu’da Arap halkının direnişine karşıda uygulasınlar. En büyük direnişi Kürtler ve Araplar sürdürdüler. Gerecekten de ulus-devlet faşizminin yıkılması yeni bir demokratik Ortadoğu’nun oluşmasında bu direnişte büyük bir rol oynadı. Temel teşkil ediyor. Eğer gerçekten demokratsa Avrupa ve diğer dünya o zaman bu direnişlere destek vermeli.

Ulusal birliğin önü komployla kesildi

KNK’nin çalışmaları anlamlı. Biz hareket olarak baştan beri Kürt birliği ve demokratik birliğinin oluşmasının içinde bulunduğumuz süreçte Kürtlere ve tüm halklara kazandıracağına yürekten inanıyoruz. Ulusal kongrenin herkesin katılması temelinde olmasını 1981 yılında Önder Apo değerlendirdi. Diğer güçler KNK ve KDP bunu birbirine karşı kullanmak istiyorlardı, ama Önder Apo bu kongreyi bir istismar aracı olarak görmemek gerektiğini belirtti. KNK’nin kuruluş aşamasında en çok Önder Apo katkı sundu. Kürt sorununun demokratik ve siyasi çözümünü, bütün parçalarda Kürt siyasetinin ulusal kongrede demokratik birliğini yaratarak geliştirmek istedi. Önü uluslararası komployla kesildi. KNK yarım doğdu. Şimdi onu tamamlamak için çaba yürütüyor.

2013 ve 2014 yıllarında ulusal birlik çalışmalarında önemli bir düzey yakalandı. Hazırlık komitesi toplandı. Bunda da Önder Apo’nun çabaları belirleyiciydi. Şimdi KDP politikaları bu çabaları zayıflatınca yeniden alevlendirmek istiyor KNK. Gerçekten de Kürtler demokratik birlik yaratırlarsa hem inkar ve imhayı yıkmada bu faşist soykırımcı sistemi yenilgiye uğratmada varlık ve özgürlük mücadelesini zafere taşımada büyük bir hamle yapacaklar. Hem de gerçekten de demokratik bir Ortadoğu’nun öncüsü olacaklar. Bunun imkanları ve fırsatları var. Böyle bir süreçte bulunuyoruz. Dolayısıyla bunu gördüğü için Kürt yurtseverliği birlik için çabalıyor.

KDP, Erdoğan yönetiminin kuyruğuna takıldı

15-16 Temmuz Süleymaniye’de yapılan toplantı bu temeldeydi. Biz yapılan açıklamaları ve mesajları anlamlı ve önemli buluyoruz. KDP’ye de çağrılar yaptılar. Öyle dıştalamadılar da. Fakat KDP, 2014 sonrasında politika değiştirdi. Erdoğan yönetiminin kuyruğuna takıldı. Kürdistan ulusal kongresindeki birliği de önledi. Kürt siyaseti arasında bir gerginlik de yarattı. Halbuki ulusal kongre demokratik birliğin yaratılması bütün Kürt partilerine ve halkına kazandırıyordu. KDP’ye de kazandıracaktı. Ama KDP yanlış yol seçti. Öyle olmak yerine bunu parçalayan ve buna karşı AKP’yle ittifaka giren bir konumda oldu.

KDP birliğe ve demokrasiye gelmiyor, ama bağımsızlıktan söz ediyor

Ulusal kongrede Kürt siyasetinin birliği bütün Kürt partilerine kazandırır. Yurtsever herkes kazanır bundan. Biri ‘Ben bundan kazanamam’ diyorsa o zaman onun yurtsever ve demokratlığından şüphe edilmeli. Şimdi KDP, AKP ile ittifak kuruyor. Ulusal birlik çalışmalarına katılmıyor, engelliyor. Arkasından kalkmış ‘referandum yapacağım’ diyor. Güney Kürdistan’da ayrı devlet kurmaktan söz ediyor. Bunu da bağımsızlık ve özgürlükle ifadelendiriyor. Yapamazlar! Bu sadece bir propagandadır.

Kürdistan’ın bağımsızlık ve özgürlük hareketi PKK’dir. Biz onu temsil ediyoruz. Bağımsızlık iki durumla gerçekleştiğinde ifade buluyor; Birlik ve demokrasi. KDP birliğe ve demokrasiye gelmiyor. O halde hangi bağımsızlık ve özgürlükten bahsediyor. Sadece Güney Kürdistan’dan mı? Kaldı ki Güney Kürdistan’ın tümünü de içine almıyor. Öte yandan diğer Kürdistan parçaları için ne düşünüyor bu referandum? Kürt sorununu nereden çözecek? O konuda da bir çözüm yok!

Bağımsızlık ve özgürlük birlik ve demokrasiyle birleştiğinde anlam bulur ve gerçekleşir. Biz baştan beri böyle bir çizgiyi esas aldık. Şimdi de bütün parçalar için Kürdistan bütünlüğü içerisinde bunu yürütüyoruz. Bunu Ortadoğu halklarının demokratik konfederalizm çizgisinde kardeşliği siyasetiyle de birleştiriyoruz. Önder Apo bunun teorik çözümlemelerini yaptı. Siyasi projesini ortaya çıkardı. Bu temelde herkesi ulusal kongrede somutlaşacak bağımsız, özgür, demokratik birlikçi bir tutumda birleşmeye çağırıyoruz.